Cuma, Eylül 26, 2014

Gezi Direnişi Yazı Dizisi #25

1- Kısaca kendinden söz eder misin?

Tevellüd, 1980. Radyo Programcısı, seslerden sözcüklere karışan iddiasız bir Meram Yazıcısı. Sıradan vatandaş. 

2- Geziden önce hayata, siyasete, doğaya vb. bakış açın nasıldı?

Deuss Ex Machina, 2003'ün Kasım ayından bu yana süren bir meşgale ve bir çabalanımdı. İki binli yıllara olan hızlı girişten sonra ortaya çıkan devinim, kuvvetle muhtemel gelişim söylemlerine karşı, makinelerin diliyle, sesin ve sözün birbirine bulabileceği bir sahayı tanımlamaya çalıştım. Bir yerlere ilerliyorduk evet gel gelelim bu bizim insanlığımızı tırpanlayan, daha mekanik, daha tepkisiz bir toplum olarak daimi tüketiciler olarak yaşadığımız bir evrene dönüşüyordu. Bu gözlemlere haiz olan, sıra neferliğini reddeden, sorgulamaya her an hazır ve nazır, örgütsüz olmakla beraber canına dokunanları sorgulamaya devam eden bir hayat sürekliliği vardı.
Ki halen o noktalardan, birleşik olanı aramaya, daha ziyade ortak uzamı bulup, buluşturmaya devam eden bir süreklilik her gün yineleniyor kendi açımdan. Her yeni gün bir başka Pura Vida, An Arkhe! (ilk başlangıç) olmaya devam ediyor. Yaşadığımız yerleri bir beton ormana çevirenlerin dakiklikleri, hayatlarımıza olan karışma çabalarının giriftliği ve keskinliği, sözü ve sesi kısmaya bunca cüretkarlıklarına karşı sözü meramımla eylemeye çalışıyordum. Bir de kendini yeterince tanımlayan affedersiniz Ermeniyim. Sadece basit gibi görünen hayatın, nasıl zorlaştırıldığını, ötekileştirildiğimizi tıpkı tüm diğerleri kümesindekiler gibi bir uzamın üyesiydim ve bütün bunları sorgulamaya inatla çalışıyordum.


3- Gezi olayları senin için nasıl başladı?

Seçim bahislerinin hiçbir şeye etkisinin olmadığını, aksine var olan düzenin korunaklılığı için yinelenen bir merasim olduğunu düşünüyordum. Her dönemeç, her seçim ve sandık bahsinden sonra kaldığımız yerden aynen, bırakıldığı gibi yaşamaya, yaşadığımızı saymaya devam ediyorduk hemen her anlamda. Sözün özü bir şeylerin vitrin düzenlemesi yapılırken, özgürlükler vaat edilirken geriye hiçbir şeyin kalmadığı bir masalı ikame ediyorduk, ikrar ettiğimiz masallarla avunmaktı. Kendi kendimize yeterliliğimizin sınırlarının bile artık Bin Dokuz Yüz Seksen Dört veya Biz romanındaki gibi yazınsallardan gerçekliğe kavuşturulduğu bir menzildeydik. Günler geçiyor günler ilerledikçe daha büyük baskılamaların, daha büyük engellemelerin her şeye müdahil olunmasının, şartlanmışlıkların sonunda hepimizi kapana kıstırdığını gösteriyordu. Ses etmek lazımdı, seslenmek. İtiraz etmeyi unutan, unuttuğumuz sözümüzü hatırlamamız gerekiyordu. Bir yaz gecesi kurulan ilk nöbet çadırı, ardından gelen müdahaleler ile yeter artık'ın zilleri çalmıştı. Ziller bizim için bir kez belki de son kez kalkmamız için uyarıyordu. 31 Mayıs Cuma akşamı her şey her yerde, her şekilde sözü geri alabilmek bir avuç toprak üç beş ağacın mizacında hayatımızı geri alabilmek için şekilleniyordu.. Su çatlağını buluyordu ahpariğimizden yadigar sözle; "Durmaksızın niteliği, muhteviyatı değiştirilip duran bir gaz sağanağının arasında / az ötesinde / arkasında çoluk çocuk, genç ve yaşlı "yaşam hakkı" "müdafaa" denilen şeyin, ifadeyi kesin dolambaçsız, alternatif seslerle örülebileceği bir mevhumun mümkün olabileceğinin söz konusu edildiği zamanlardan geçiyoruz. Öğrenerek, duyarak, tanımadığımız, daha önce bilmediğimiz insanlarla barikatların hem ardında hem önünde bir arada durarak öğreniyoruz." Böyle yazmıştım ilk pazarında, Gezi Direnişi'nin. Sıradan bir vatandaş olarak, diğer sıradan olan insanlarla beraber eyliyorduk.. 

4- Gezi olaylarına girme sebebin neydi?

Her şeyin tersine ilerletildiği, tüm olumlama çabalarına karşı bir şeylerin aksine gittiği günlerde sözümüz yitiyordu. Sözümüz ile beraber bir güzel hayatlarımız dönüştürülüyordu. Ermeniliğim bir yana, bir başkasının Aleviliği, bir diğerinin Kürdlüğü, berikinin Türklüğü yetmiş üç millet için apayrı yaftanın, kadına, erkeğe ve lgbtiq'lere uygulanan ayrımcılığın sonsuzluğu müdahil olmayı gerektiriyordu. Sözümüzün sınırları belirginleştirilirken çalakalem, bir de bir avuç kalan doğaya kast ediliyordu işte. Nasıl olsa ses edilmeyecek diyen buyurganlık, daha sonra tape dökümlerinde de çıkan ayar çekme gayretkeşliği, kısaca onlardan olmayanlar için hayatın neye dönüştürüleceğini açık ve seçik olarak göstermekteydi. Bir şeyler yapmalıydım, bir şeylere yetişebilmeliydim. İş işten geçmeden. 31 Mayıs akşamına kadar hemen her akşam Gezi'ye yol düşürmüştüm. Tanışlar tanıdıklar. Konuşurken bu bir şeyler yapmalı sözü o kadar kendiliğinde gürleşiyor o kadar çabuk itiraz etme güdüsü elle tutulur bir nesnelliğe kavuşuyordu ki, sanki sırasıydı. Sanki bir şeyleri sonlandırmayacak olsak da o anı yaşamak ve itiraz etme hakkını kullanmayı hayatımda ilk defa gerçeğe dönüştürmeyi amaç ediniyordum. O gün, sonrasında ve hep ardındaki günlerde ta ki bir Cumartesi akşamı baskınına kadar Gezi Parkı'nın her bir köşesinde sese ulaşmaya, tanımadığımız insanların dertlerini anlamaya ve o itiraz odağında neyi ortaya dökmeye çalıştığımızı görmeye çalıştım. Sırf bunlar için, bu ülkenin tarihindeki bir ilk sıradan, sade, vatandaş tepkisine ortak olmak bile bir sebepti benim için. Gerisi o günlerde yazdığım meramın içeriğinde yankılanıyordu; http://deuss-makina.blogspot.com.tr/2013/06/deuss-ex-machina-452-direngezipark.html
5- Gezi olaylarıyla beraber hayatında ne gibi değişiklikler oldu?

Daha çok söze karışır olmama vesile oldu. Kendimi korunaklı sandığım sınırlardan dışarıya açılmama vesile oldu. Ermeni kimliğinin yanında nice acıları paylaşan insanların dertlerini dosdoğru görme şansım oldu. Acı bana özgü değildi hepimizindi. Anladım, anladıkça ağladım. Ağladıkça bu toprakların aslında neye ihtiyacı olduğunu anlamaya çalıştım ki halen çalışıyorum. Otuz dört yıldır hikayeler ile geçiştirilen doğunun aslında bir kırım olduğunu nihayetinde gözlerimle de gördüm. Aleviliğin mihmanına dair iki çift kelamı, hakkı, devranı anlamaya gayret ettim ve buldum, bir dolu dostun sözünde. Ortak uzamın ve çokluğun bu devletin gölge etmesine rağmen, halkın kendi kendine dert ortağı olabileceği ve itirazını nihayet aktarabileceği bir dönüşümün söz konusu olabileceğini ikrar ettim, milyonlarla birlikte. Büyük değişimleri değil küçük de olsa ümitlerin korunduğunda, yenilenmenin bu ülkede de söz konusu edilebileceğini fark ettim. Azar azar, yavaş yavaş belki çokça da düşe kalka ama bir biçimde uzlaşarak, yeniden yola çıkabilmenin mümkünatına dair inacı korumaya gayret ediyorum. Bugün ve hala

6- İnsanlara nasıl bir mesaj vermek istersin?

Gezi Direnişi sadece bir parkın sınırlarına hapsedilemeyecek kadar büyüktü, çoktu ve çoğalandı çoğaldı. Bir yerlerden sıkça hatırlatılan itaat edeceksiniz buyurganlığına karşı kendi içimizi dinleyebildiğimizde nasıl itiraz edebileceğimizi göstere gelmişti. Tarık Ali'nin Gezi Direnişi sırasında gönderdiği destek mesajındaki gibi çok bölünecek, çok parçalanacaktık, her şeye kulp olarak bildirilecektik. Öyle de olduk, azaldığımız yerler, kimi yerlerde sözümüzün kesintiye uğradığı anlar oldu. Olmaya devam ediyor haddizatında. Yapabileceğimiz yegane şey şu an ve ötesinde çabalanmak. İsyan, direniş ve özgürlük nasıl gür bir çağrı, kalk borusu olmuşsa, bugün de o korkaklar!, vandallar, çapulcular ve bir dolusu olarak anılanlar olarak yeniden başlayabiliriz. Yeter ki hayatımızı geri istemeyi unutmayalım, yeter ki unutmayalım. Anlamlandırılan ile atfedilenler, gösterilenler ile gerçeklik arasındaki uçurum bir mesafeden çıkarak bir uzam halini, haleti ruhiyesini nakletmekten çok bu ülkenin kapsamlı bir dışa vurumuna görünen köyüne eyleniyor. Ne ki işitmek kalıcı ve kayda değer bir sonuca vakıf olabilmek daha büyük sorumlulukları beraberinde getiriyor Gezi Direnişi'nden sonra. Bugünün ülkesinde bunu sormalı, başarabilecek miyiz? Bir ihtimal hayata varabilecek miyiz?

Yazan : Misak Tunçboyacı

0 yorum:

Yorum Gönder

Copyright © 2015 HER ŞEYDEN KONUŞMALI