film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Zeytin Ağacı

YAZAR : Cuma, Ağustos 05, 2022

 


Ortalık Zeytin Ağacı ile kasılıp kavrulurken konuya daha fazla sessiz kalamadım ☺️
Tabii ki "aile dizimi" konusuna gireceğim fakat önce zeytin ağacı sembolizmine bakalım istedim. Gündem konumuz o olduğundan ve ismini çokça zikrettiğimizden bize bir mesajı olmalı. Değil mi?

~ Zeytin Ağacı ~



Zeytin Ağacı güzel sanatlar ve zeka tanrıçası Athena'nın ağacıdır.
Bir gün Athena ve Poseidon Atina üzerinde egemenlik için tartışırlar. Bu sorunu çözmek için tanrılar meclisi toplanır ve onlara şu çözümü sunarlar: 
Atinalılara en güzel hediyeyi veren egemenliği kazanacaktır.
Poseidon Atinalılar'a şırıl şırıl suların aktığı bir kaynak verirken, Athena Akropol'ün üzerinde barış ve refah sembolü bir zeytin ağacı doğuruverir ve zafer Athena'nın olur.

 Meyvelerinden elde edilen zeytin ve yağı, Yunanlılar için böylece başlıca besin kaynaklarından biri haline gelecektir. Olimpiyat oyunlarında kazanan atletlere zeytin yapraklarından oluşan bir taç takılır.

Hristiyanlar bu ağaçta Kitab-ı Mukaddes'in bir doğrulamasını görmüşlerdir: Nuh gemisinden bir güvercin salıvermiştir: 
"İşte bir akşam sonra geri geliyor, gagasında yaprakları yemyeşil olan bir zeytin dalı taşıyor." (Yaratılış, VIII, 11) Zeytin dalı tufanın sona erdiğinin ve Yahve'nin insanları affettiğinin işaretidir.

Kur'an'da Allah'ın ışığı bir zeytin ağacı ile karşılaştırılmıştır: 
"Lamba bir bardaktadır, bardak bir ağaç gibidir... Kutsanmış bir ağacın ışığını tutar, zeytinin... yağı parlar... ateş ona dokunmadan" (Nûr suresi, 24/35) 
Bu satırlar belki de İslamiyet'te zeytin ağacının neden dünyanın ağacı ve ana ekseni olduğunu açıklamaktadır. Bazıları için bu ağaç Hz. Muhammed'i ya da ahir zamanın imamını temsil etmektedir.   

Athena ile başarı, zafer ve zenginlik, görkem, ölümsüzlük anlamlarını edinen zeytin ağacı Nuh'a gönderilen haliyle barışı da simgelemeye başlar. 


Yıllar önce aile dizimi deneyimlemiş ve bunu herkesin deneyimlemesi gerektiğini düşünmüştüm. Şanslıydım ki oturumu yöneten kişi çok iyiydi ve şanslıydım ki buna hazırdım.
Teknik sayesinde, basit haliyle, hayatınızda tekrar tekrar yaşanmaya devam eden ve nedenini bir türlü çözemediğiniz şeylerin kaynağını buluyor ve bunu çözme yoluna giriyorsunuz.
Diğer yandan bu deneyimi hiç kimseye anlatamıyordum çünkü;
"Bir çembere giriyorsun ve kim olarak seçildiysen onun duygularına bürünüveriyorsun. Hiç tanımadığın insanlara karşı büyük bir nefret, aşk, acıma gibi duygular hissediyorsun ve rolden çıktığında ise hepsi bitiveriyor."
diye anlattığınızda boş bakışlarla karşılaşıyorsunuz. Akıllarından geçenleri tahmin etmek istemiyorum bile :) 
Deneyimlediğim her teknikle hayata, dünyaya bakış açım değişirken içimden geçen bir şey hiç değişmedi.
"Bunları tüm insanlar uygulayabilmeli, öğrenmeli, deneyimlemeli. Belki bazıları daha küçük birer çocukken alışkanlık haline getirilmeli."
Şimdiyse birçok insanın "şimdi herkes aile dizimine saldıracak", "ehil eller olmazsa kötü sonuçlar doğabilir", "belki de bu yöntem sizin için değildir" ve varyasyonları halinde yorumlarını görüyorum.
Günümüze sürüp gelmiş olan insanlık tarihi bizlere gösterdi ki her alanda iyiler ve kötüler var. Yapılan her şey işe yaramıyor ve bazıları kötü/istenmeyen sonuçlar doğuruyor. Ve insan "deneyimlemeden", anlatılanlarla öğrenmiyor.
E peki neden şimdi herkes bilsin dediğimiz teknikleri koruma altına aldık?
Uyanmayacak mıydık?
Gelişmeyecek miydik?
Gelişen her sistemde bazı zaiyatlar olmaz mıydı?
Bu zaten beklenmesi gereken bir sonuç değil miydi?
Denene denene çürük meyve ile iyisi ayrışmaz mıydı?


Bırakalım denesinler. Bırakalım bazıları acılı olsun. Bırakalım kendileri için doğru yolu kendileri bulsunlar.
Yeter ki artık ben biliyorum, bak sana söylüyorum tavrını bırakalım.
Bırakalım yahu 😉
Sevgimle 💜




Kaybedenler Kulübü Yolda

YAZAR : Cuma, Mart 23, 2018

"Çünkü ancak en masum olduğu anda vurabilirsiniz bir erkeği"

diyerek başlamalıyım yazıya çünkü filmi izlediğinizde bu kalbinize en dokunan cümlelerden biri olacak emin olun. Kaan ve Mete; onlarca kadının peşlerinden koştuğu ve çevreleri, kullanıp attıkları kadınlarla dolu olan iki karakter. Onlara aşık olmayacak, gönlünü kaptırmayacak kadın sayısı az hatta belki bir kerecik bile olsa onlarla beraber olmaya çalışacak olanlar çok fazla ama ikisinin umurlarında bile değil. Önlerine bakıyor ve ilerliyorlar, yaşananlar çoğu zaman anlamsız.

Özgür, biraz pasaklı, kimseye minneti olmayan, entellektüel, aşkı dibine kadar yaşayabileceğin ama bağlılık arayamayacağın yani aslında hiç yaklaşılmaması gereken adamlar bunlar. Pek tabii bu adamları da dize getirecek, onları en masum anlarında vuracak kadınlar da var. 


Hikaye Olympos'ta başlıyor, ülkemizin hayran olunası noktalarından birinde ve oradan kıyı şeridi boyunca İstanbul'a dek sürüyor. Harika duraklar ve harika kişilik çözümlemeleri görüyoruz. Her cümlede, her kelimede belki de her bakışta bir anlam barındıran Kaybedenler Kulübü Yolda evet, bir çoğunuza sıkıcı gelecek. 


Filmi beğenerek çıkanların ise kaybedenlerle ufak tefek benzerlikleri olduğunu, kimi zaman onlar gibi hissettiklerini, içlerinde onlardan bir parça olduğunu, o bakışların onlar için farklı anlamlar ifade ettiğini düşünüyorum.
Yolda olmanın keyfini sonuna dek hissettirirlerken karakterlerin de kendi içlerinde bir irdelemeye, bir ilerlemeye giriştikleri bir film Kaybedenler Kulübü Yolda.
Biri alkol sorunu üzerine düşünmeye başlarken diğeri artık kök salmaya hazır iki adam. Biri sorunu kabul ettiği anda vazgeçebilecek durumda diğeri bağlanmaya hazır olduğu kadından aldığı cevapla darma duman.


Kaybedenler Kulübü Yolda ile bir yola çıkacaksınız. Bu yol kendi içinizde olacak. Ben kimim? Ne yapmak istiyorum? Ne yapıyorum? Yaşadığım hayat hayalini kurduğum hayat mı? Ne kadar eğitsem de kendimi içimde hep hayvansı bir yan kalacak mı? ...
Sorular sorular sorular...


Sizce 
"Yaşlı bir kızılderili en fazla ne kadar yanılabilir?"
Bence her zaman yanılma payımız hatta hakkımız var. 
Hayat yanılgılarıyla da güzel sayın okuyucu.
Sakın kendinize çok yüklenmeyin.


The Shape of Water - Suyun Sesi - Oscar 2018 En İyi Film Oscarı

YAZAR : Salı, Mart 06, 2018
 
Oscar'ın üzerinden daha 24 saat geçmişken filmleri yorumlamaya hemen başlamalı. 13 dalda Oscar adayı olan Suyun Sesi filmi en iyi film ödülü de dahil 4 dalda heykelciği almayı başardı. Tören öncesi orası mı çalıntıydı, burası mı şu filme benziyordu diye bir çok spekülasyon dönerken en iyi film ödülünü alması açıkçası benim için şaşırtıcı oldu. Zaten en güçlü aday da değildi bence.
Önce konudan bahsedelim, sonra dedikodulara geçeceğim:) 


Filmimiz fantastik ve de romantik. Hep devletlerin gizli araştırmaları olduğu düşünülür ya burda da öyle bir laboratuvar var. Ana karakterlerden biri olan Elisa, gizli araştırmalar yapılan böyle bir tesiste çalışan bir temizlik görevlisi. Yalnız ve sessiz sakin bir hayatı var. İşte iş arkadaşı Zelda, iş dışındaysa komşusu Giles ile beraber genelde.


 Bir dilsiz olan Elsa'nın hayatı, savaş dönemi araştırmaları için tesiste incelenen bir yaratığı Zelda ile beraber keşfetmeleriyle değişime uğruyor. Onunla ilgilenen bilim adamının bütün ikaz ve çabalarına rağmen, askeri zihin yapısıyla sadece yarar mantığı kurulup, işkenceler gördürerek hizaya getirilmeye çalışılan bir yaratık bu. Dolayısıyla herkese tepkili. Ama uysal Elisa'nın iletişimiyle her şey daha farklı ilerliyor tabii ki. İlk başlarda çok zayıf ve kısa süreli olan iletişimleri gün geçtikçe boyut değiştiriyor ve bizi de hem gülümseterek hem heyecanlandırarak koltuğa kilitliyor.


Daha fazla ne yazsam çok derine inmiş olacağım. Onun için filmi güzel, bazen de şaşırtıcı olan sahneleriyle beraber sizlere havale ediyorum. Önceden oyuncuları, müziği, yönetmeni vs vs başka bir çok adaylık ve ödülleri de olan film Oscarda 4 ödülü almayı başardı demiştim. En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi film müziği,en iyi yapım tasarımı ödülleri..


Oyunculuklar başarılıydı. Sally Hawkins'te bu konuda ödüller aldı zaten. Octavia Spencer'ı da bilen bilir.. Hem karada hem suda yaşayabilen yaratığımız ise bana ilk anda H.P.Lovecraft karakterlerini hatırlattı açıkçası.  Burdan da dedikodu kısmına bağlıyorum. 2 tarafımız var burada. Bir tarafta Jean-Pierre Jeunet cephesi, bir tarafta da Paul Zindel.


Jean-Pierre Jeunet kendisinin 1991 yapımlı Şarküteri isimli filminden esinlenildiğini iddia ediyor. Oturdum filmi izledim,benzer sahne bulamadım ben açıkçası. Jean-Pierre Jeunet Amelie filminin yönetmeni bu arada. Boş biri değil yani,eskilerden.. Diğer iddia ise Paul Zindel demiştik. Paul Zindel'in oğlu Suyun Sesi filminin hikayesinin, babasının Let Me Hear You Whisper oyunundan çalıntı olduğunu iddia etti. Hatta dava açtı.Onu bulup izleyemedim tabii ama orda da bir yunus (bizdeki yaratık) bir soyguncu (bizdeki Elisa) tarafından kaçırılıyormuş. Bu iddia bana zorlama gelmişti açıkçası.


Sonuç olarak en iyi film ödülünün en güçlü adaylarından biriydi ve kazandı. Başarılı yaratılmış bir evren, hafif kenarından komedi, romantizm, hafif aksiyon, sıcak ve sakin bir film.. Benim için en iyi film değildi, en güçlü adayımı bir dahaki gönderimde yazacağım. Ama sıkılmadan izleyeceğinizi ve memnun kalacağınızı düşünüyorum. Yorumlarınızı bekliyoruum :)

Mucize - Wonder

YAZAR : Cuma, Şubat 23, 2018
Bir insanın a'dan z'ye her şeyini belirleyen genler, eksiklikleri-fazlalıkları ya da içerisinde bulundurdukları özelliklerle çeşitli hastalıklara da neden oluyorlar. Auggie Pullman da anne ve babasında bulunan bir genin bir araya gelmesi nedeniyle yüzünde deformasyon ile doğuyor. Yıllarca onlarca ameliyat geçirse de dış görünümü maalesef genelden farklı olduğundan hayat onun için oldukça zor başlıyor.

Muhteşem bir aileye sahip olan Auggie beşinci sınıfa dek annesinin öğretmenliğiyle evde eğitim görüyor ama artık annesi Isabel Auggie'nin hayata karışması, çocuklarla bir arada olması ve mümkünse acımasız hayatta ayakta kalabilmesinin zamanının geldiğini düşünüyor. 
İnsanlar çok acımasız bilirsiniz ama çocuklar hepsinden çok daha acımasız. Auggie, ailesinin korunaklı kabuğundan çıktığı anda birçok farklı zorlukla karşılaşıyor. Elinden geldiğince karşılaştığı tüm zorluklarda da dik durabilmeyi, onları yenebilmeyi başarıyor.

Auggie ne kadar özel bir çocuk olmuş olsa da her insan kendi içinde özeldir aslında. Film de bu yüzden sadece Auggie'ye odaklanmamış; o hayatındaki bu yeni adımı atarken ablasının, okul arkadaşı Jack'in ve birçok farklı karakterin de davranışlarının nedenini harika bir uyumla aktarıyor izleyiciye.

Zaman zaman güldüren, zaman zaman birkaç damla gözyaşı akıtmanıza neden olan Mucize - Wonder filmi örneklerinin maalesef çok az olduğu çok keyifli ve sıcacık bir aile filmi. İçerisinde birçok ders barındıran ve her birinin aslında ne kadar da basit olduğunu gösteren filmde senaristinden, oyuncularına, yapımcısından kostümcüsüne herkese teşekkür etmek gerektiğini düşünüyorum. 

2018 Oscar'larında en iyi makyaj kategorisinde aday olan film ödülü alabilir mi bilemiyorum ama benim gönlümde en iyi filmler listesine çok tan girdi.
Sİzlere de iyi seyirler dilerken film hakkındaki yorumlarınızı da merakla bekliyorum :)
Sevgiyle...

Aile Arasında

YAZAR : Pazar, Aralık 10, 2017
Kaliteli komedi filmi sayısının bir elin parmaklarını geçmediği ülkemizde listeye bomba gibi bir Türk filmi girdi; Aile Arasında. Gülse Birsel muhteşem senaryosu ve birbirinden başarılı oyuncuların parıldayan oyunculuklarıyla; Aile Arasında baştan sona izleyici güldüren, güldürürken kalitesinden ödün vermeyen, her şeyin dozunda olduğu ve kesinlikle çok eğlendiren bir film olmuş. 

Fikret'in 21 yıllık evliliği, Solmaz'ın ise yine 21 yıllık, bir gün evleniriz kesin diye beklediği birlikteliği aynı dönemlerde son bulur. Fikret boşanmak isteyen karısıyla ayrılmak istemez ve tam bir şaşkın koca olarak bir avukatla görüşmeye gider. Solmaz ise kızının babası Neco'nun kendisini terketmesine çok kızgındır ve yeni aşklara yelken açmaya kararlıdır. Bu muhteşem ikili birbirlerini bambaşka insanlar sanarak buluşurlar ve masada çıkan büyük kavganın sonrasında kapı komşusu olurlar.

Karakterinde onlarca ilginç huy barındıran Fikret, Solmaz ve arkadaşlarının hayatına uyum sağlamakta oldukça zorlanır başta ve birdenbire kendisini bir kız isteme töreninde, istenen kızın babası rolünde bulur. Bir anda, rol icabı da olsa, hayatı değişir. Bu değişim hayata bakışının da kökünden değişmesini sağlayacaktır. Solmaz ve Fikret'in hayatlarını böylesi arapsaçına çeviren ise Zeynep ve Emirhan'ın engel tanımayan aşklarıdır.

Emirhan, çok zengin bir ailenin oğludur. Zeynep'e delicesine aşıktır ve bir an önce ailesiyle tanışmak istemektedir. Zeynep ise babası ve annesinden ona hiç bahsetmemiştir. Bu nedenle Emirhan internette küçük çaplı bir araştırma yapar ve Zeynep'in babasının mesleğini "yanlış da olsa" öğrenir. Bu noktada hikayeye bodoslama giren Fikret mükemmel bir aile babası olmak zorundadır.

Çünkü karşısında Adana'nın zengin ailelerinden biri bulunmaktadır. Aile arasında olacağı düşünülen tüm merasimler kısmı şatafat ve ihtişamın paçalardan aktığı bir gösterişe döner ve eğlence, heyecan, şenlik, tempo film boyunca hiç bitmez. 

Benzerlerinin çokça çekilmesini dilediğim Aile Arasında gibi bir komedi filmi ülkemize yakışan kalitede, bunu mutlaka eklemeliyim. Gözümden yaşlar gelene dek güldüğüm filmi herkese ama herkese tavsiye ediyorum. İzlemeden ölmeyin ;)
Film hakkındaki yorumlarınızı merakla bekliyorum. Haydi yazın konuşalım. Sevgiler...

Thor - Ragnarok

YAZAR : Pazartesi, Ekim 30, 2017
Marvel Studios; çizgi roman uyarlamalarında Thor - Ragnarok ile yepyeni bir dönem başlatmış. Filmin ilk saniyesinden son saniyesine dek ve hatta jenerik aktıktan sonra bile koltuklarınızdan kalkmak istemeyeceksiniz. Laf aramızda zaten kalkmayın bir Marvel Studios geleneği olarak sürpriz sahneler sizleri bekliyor olacak ;) Umuyorum yakalanan bu kalite sonraki filmlerde de devam eder ve biz sinema severler, yeni filmleri de, ağızlarımızın suyu aka aka izleriz. 

Yakışıklı mı yakışıklı oyuncu Chris Hemsworth'ün hayat verdiği Thor sıkışıp kaldığı bir gezegenden zor da olsa kurtulup Asgard'a döner ve hiç de ummadığı sahnelerle karşılaşır. Durumun saçmalığının çarçabuk farkına varınca babası kılığındakinin aslında üvey kardeşi Loki'den başkası olmadığını ortaya çıkarır. Birlikte Odin'i bulmaya giderler ve fakat Odin artık ölmeye hazırdır. Onlara son sözlerini söyler ve aralarından ayrılır. 

Odin gider gitmez ortaya çıkan Hela; ki ne Thor ne Loki ne de Asgard'dan herhangi biri kendisini hatırlamasa da, Odin'in ilk çocuğudur ve geçmişte, birlikte kainatın her karışını ele geçirmek için çalışmışlardır. İçindeki kötülüğün her geçen gün daha da arttığı Hela'yı zaptedebilmek için onu sürgüne gönderen Odin'dir ve o ölür ölmez karşı konulamaz gücüyle Hela kardeşlerinin karşısına dikilir.

Hikayenin ve tabii ki filmin girişini size kısaca böyle anlatmak istedim. Sadece bir Thor filmi olarak bırakılmamış olan filmde karşılaşacağınız tanıdık karakterlerle eminim sizler de en az benim kadar heyecanlanacaksınız. Görsel efektlerin muhteşem kalitesi sizde her kareyi saniye saniye izleyebilmek hissi uyandıracak. Sahnelere harikulade oturmuş müzikler hiç bitmesin isteyeceksiniz. Yakalanan tempo sizi öyle iyi içine alacak ki siz de savaşacak, dövüşecek, şaşıracak ve güleceksiniz.

Evet, Thor ve filmin bütünü bu kez içerisinde tam da kararında espriler barındırıyor. Böylece izleyici ve süper kahramanlar daha sıcak bir ilişki kurmuş olurken filmle de daha çok bağ kurmuş oluyoruz. 
Kendisine olan özel ilgim dolayısıyla Cate Blanchett'ı Hela karakteriyle görmek benim için en güzel sürprizlerden biriydi. Kendisini tıpkı (sürekli eleştiriliyor olsa da) Meryl Streep gibi başka başka karakterlerde görmeyi çok seviyorum. Her karakterin altından başarıyla kalkan oyuncu bu kez de kendisini fazlasıyla parlatmış.

Marvel Studios bu filmle bana geleceğe dair, izlerken bayılacağım filmlerin mesajını verdi. Sizler için de öyle olacağına emin olduğum Thor - Ragnarok için geç kalmayın. Sinemada izleyin ve hatta imkanınız varsa 4DX kalitesinde tamamen filmin içine girin. 
Şimdiden her birinize keyifli seyirler dilerken, yorumlarınızı da sabırsızlıkla bekliyorum.
Haydi yazın, konuşalım.
Sevgiler. 


Hint Filmleri Festivali - Taare Zameen Par

YAZAR : Perşembe, Ekim 19, 2017
Yıllar öncesinden bir Hint filmiyle buradayım bu kez. Öylesi güzelmiş ki daha önce neden izlememişim dedim biterken. İçerisinde onlarca ders barındıran ve çocuklu çocuksuz herkesin izlemesi gereken filmlerden Taare Zameen Par - Every Child is Special - Her Çocuk Özeldir.

Ishaan ilkokul üçüncü sınıfı ikinci kez okuyor olmasına rağmen harfleri düzgün kullanamayan, okuyup yazamayan ve bu nedenle notları çok düşük bir çocuktur. İlgisini çok başka şeyler çekiyor olsa da ailesi ondan tıpkı abisi gibi başarılı bir eğitim hayatı beklemektedir. Çünkü iyi bir eğitim hayatı gelecekte iyi bir iş ve kaliteli bir yaşam demektir onlar için. Ne var ki unuttukları bir nokta vardır; her çocuk aynı değildir! 
Ishaan'ın öğrenmeyle ilgili bir sorunu olduğunu yatılı olarak gönderildiği okulda geçici süreyle resim öğretmenliği yapmaya gelen Ram Shankar Nikumbh farkeder. Ortada bir sorun olduğunu kolayca farketmesinin nedeni de zaten başka bir yerde özel çocuklarla ilgileniyor olduğundandır.

O günden sonra Ram Shankar, Ishaan'la özel olarak çalışmaya başlar. Harfleri öğrenebilmesi için farklı yöntemler deneyip ilk önce okuyup yazmayı çözmesini sonrasında ise diğer dersleri öğrenmesini sağladılar. Bu esnada ve öncesinde Ram Shankar Ishaan'ın ailesiyle görüşüp durumun sadece bir hastalıktan ibaret olduğunu anlatmaya çalışsa da babasına durumu kabul ettirememişti. Yıl sonunda çocuklarında gördükleri değişim ve öğretmenlerin onun hakkında söyledikleri sonucunda ise büyük bir şok geçirdiklerini tahmin etmişsinizdir.

"Her Çocuk Özeldir" ve keşke bu özel durumu kontrol edebilecek, onlara gereken özeni ve bakımı verebilecek ebeveynlere ve eğitimcilere sahip olabilsek. Sorunu erkenden fark edebilmek,  gerektiği şekilde davranabilmek çocuk açısından öyle önemli ki Ishaan'ı izlerken bunu her saniyesinde kendi gözlerinizle görebileceksiniz. Mutlu bir çocuğu hayata küstürmenin birçok farklı yolu var Ishaan da ondan beklenenleri karşılayamadığını düşündükçe her şeyden uzaklaşıp kendi içine kapanıyor.

Çocuklarımızı genel değil her birini kendine özel değerlendirmek ve böylece sağlıklı ve mutlu çocuklar yetiştirebilmek sadece onlar için değil dünyamızın geleceği için de önemli. İlk olarak aileler bilinçlenmeli, öğretmenlerin durumunu hiç söylemiyorum bile. Onların bu durumu fark edememeleri gibi bir ihtimali düşünmek bile istemiyorum. 
Hint Filmleri Festivali'nin bu ayağındaki filmi eminim ki birçoğunuz izlediniz ama izlemeyenler çok vakit kaybetmeden izlemeliler değil mi? Yorumlarınızı merakla bekliyor ve sizlere Yeliz'in film hakkındaki yorumlarını bırakıp kaçıyorum. Yeliz'in yorumu için tık tık lütfen ;)

Hint Filmleri Festivali - Lunchbox

YAZAR : Pazartesi, Ekim 16, 2017
Hint Filmleri Festivali sayesinde çok büyük keyif alarak izlediğim bir filmi tekrar izleme ve bu sayfada yeniden sizlerle buluşturma şansına eriştiğim için pek bir keyifliyim. Film hakkında ilk izlediğimde yayımladığım yorumlarım için sizleri buraya alayım ve hemen ardından şimdi başka bir açıdan bakalım filme.

Lunchbox; Hindistan Bombay'de 120 yılı aşkın bir süredir devam eden bir geleneği konu alıyor aslında. Bu gelenek yıllardır öyle sorunsuz işlemiş ki Harvard Üniversitesi'nden gelen görevliler tarafından sistemin nasıl işlediği araştırılmış ve yerinde görülmüş. Ne var ki bu uzuuun yıllardır devam eden sistem ve 8 milyon sefer tası içerisinde sadece tek bir sefer tası yanlış adrese gitmiş, işte o sefer tası tam da filmimize konu olan tas ;) 
Ila'nın kocasını yeniden kazanabilmek uğruna özene bezene hazırladığı yemeklerini koyduğu ama Saajan'ın önüne giden bu tas her ikisinin de hayatlarına başka bir açıdan bakabilmelerini, gözlerinin açılmasını ve belki de yapmaya hiç cesaret edemeyecekleri şeylere adım atmalarını sağlayan tas. Siz bu olayı ne ile adlandırırsınız bilemiyorum ama bana "hayatta hiçbir şey tesadüf değildir" sözünü yine ve yine anımsatan olaylardan biri olduğunu söylemeliyim. Böylesi hatasız işleyen bir sistem içerisinde adresi karışan bir sefer tası sadece bu iki kişinin birbiriyle iletişim kurabilmesini sağlamak için yol değiştirmiş olmalı. Sizce de öyle değil mi? 
İki insan, hiç görüşmeden birbirini sevebilir mi? Bence bu günümüzde artık sıkça yaşanan bir durum. Bence bu filmde asıl sorulması gereken "İki insan, birbirini hiç görmeden diğerine destek olabilir mi, yardımcı olabilir mi, onu iyi hissettirebilir mi?"
Bence olabilir :)

Hayatın mucizelerle dolu olduğu, her zaman bizler için sürprizler barındırdığı, önümüzdeki tek yolun önümüzde uzanıp giden yol olmadığı gibi onlarca farklı mesaj veren Lunchbox Hint Filmleri içerisinde bence en izlenilesi olanı. Mutlaka izleyin ve çevrenize de izlettirin.
En kocaman sevgilerimle, sizler de hep sevin :)
Lunchbox'ı bir de Yeliz'in bakış açısıyla okumaya hazır mısınız? O zaman tık tık lütfen.

Hint Filmleri Festivali - My Name Is Khan

YAZAR : Cumartesi, Ekim 14, 2017

"Dünyada sadece iki çeşit insan vardır. İyi şeyler yapan iyi insanlar ve kötülük yapan kötü insanlar."
Asperger Sendromlu, özel bir çocuk olan Rizvan Khan, annesi tarafından bu öğütle büyütüldü. Otizme çok benzeyen ancak bazı özel farklılıklarla ondan ayrılan bu hastalıkla ömür boyu yaşayacak olan Khan çok zorlu ama bir o kadar da insanların hayatına dokunan bir hikaye ile karşımızda.

Küçük erkek kardeşinin 18 yaşına basar basmaz onları terkedip Amerika'ya geldiği Khan da annesi öldükten sonra ona verdiği sözü yerine getirmek için kardeşinin yanına gider. Zakir'in sahibi olduğu şirkette çalışmaya başlar ve şirketin güzellik ürünlerini satmaya başlar. Birçok farklı yerde ve kişide şansını denerken sonunda Mandira'nın çalıştığı güzellik salonuna gelir. Mandira'yı görür görmez, daha doğrusu sesini duyar duymaz ona aşık olur. Hayatının farklı bir yöne gideceği nokta da belki de tam o andır.

Film süresince dini farklılıklar yüzünden sıkıntılar yaşatılan Khan bunların hiçbirine kulak asmadan hayatına devam etse de tüm dünyayı sarsan 11 Eylül onun da hayatını alt üst edecektir. Onun soyadını alan Mandira ve oğlu Sam müslüman oldukları gerekçesiyle dışlanmaya başlarlar. Mandira'nın işleri kötü gider, Sam ise en yakın arkadaşından olur. Çok kısa bir süre sonra da bu nedenle hayatını kaybeder.

 Oğlunun müslüman damgası yediği için hayatını kaybettiğini öğrenen Mandira Rizvan'a gitmesini ve herkese "bir müslüman olduğunu ancak terörist olmadığını" anlatana dek geri gelmemesini söyler. Rizvan bu sözü bir görev gibi algılar ve upuzun bir yolculuğa başlar. Bu yolculuk onu hiç ummadığı yerlere götürecek, hiç ummadığı olaylarla karşılaştıracak ve onun hiç ummadığı insanlarla tanışmasını sağlayacaktır. Yaptığı ve söylediği şeyler sonrasında ise neredeyse ülke çapında tanınan biri haline gelecektir.

Yaklaşık üç saat süren My Name Is Khan'ın bana verdiği mesaj aslında tam da ilk yazdığım cümle. Bizleri o, bu, şu diye ne kadar ötekileştirmeye çalışsalar da aslında gerçekte sadece iki çeşit insan var. İyi şeyler yapan iyi insanlar ve kötü şeyler yapan kötü insanlar. 

Dilerim her birimiz iyilerle karşılaşır, hayatımıza her zaman onları çekeriz. Zira kötülerle uğraşmayı bırakın karşılaşmak bile hayatlarımızı altüst edebilir.

Hani derler ya dünyanın dönüşü birkaç iyi insan sayesinde diye. Kanmayın onlara aslında iyilerin sayıları oldukça fazla. Bizi az göstermeye çalışanların hepsi yine o kötü olanlar ;)
İyilik, güzellik, mutluluk ve neşe ile dolsun hayatımız.
Sevgiler...

My Name is Khan'ın Yeliz'in bakış açısıyla yorumu ise bir tık uzağınızda ;)

Hint Filmleri Festivali - Lion

YAZAR : Perşembe, Ekim 12, 2017
Sıkı takipçilerim belki hatırlarlar Lion'ı ilk izlediğimde de bu sayfalarda yorumlamıştım. Ama şimdi Hint Filmleri Festivali için yeniden izledim ve belki de bu kez farklı bir açıdan bakıp farklı bir yorum yapabilirim :)

Lion'da Hintli küçücük bir çocuğun, Saroo'nun, inanılmaz kayboluşunu izliyoruz. Şanslı mı yoksa şanssız mı demeli onun için hiç karar veremiyorum çünkü biricik annesinden çok talihsiz bir olay sonucunda ayrı düşüyor ama harika bir ailenin içerisinde, Hindistan'da kalsa hayal bile edemeyeceği imkanlarla büyüyor. 

Ailesinden, ne şekilde olursa olsun, uzak kalmak zorunda kalan her çocukta olduğu gibi Saroo da belli bir yaşa, belli bir olgunluğa eriştiğinde gerçek ailesini, evini aramak için harekete geçiyor. Bu noktada durup onu büyüten anneye bakmamız, onun hissettiklerini anlayamasak da hayal etmemiz gerektiğini düşünüyorum. 5 yaşında küçücük bir çocuktan, iyi eğitimli, ahlaklı ve daha birçok iyi huya sahip bir insan yetiştiren anne üzerine titrediği çocuğunun gerçek annesini aradığını öğrendiğinde sizce neler hisseder?

Bunun doğru olan olduğunu bile bile taa kalbinin en içinde büyük bir yıkım yaşadıklarını düşünüyorum. "Ben ona yetemedim de mi onu arıyor?" sorusunu kendilerine onlarca defa sorduklarını düşünüyorum benzeri durum yaşayan tüm annelerin. Çünkü kolay değil, sevgi hele böylesi büyük bir özveri içeren sevgi aynı şekilde sevilmek ister. 

Ne var ki gerçek ailelerini aramak her çocuğun en büyük hakkıdır da. 
Bizlere evimizi, ailemizi, doğduğumuz yerleri hatırlatanlar da sadece insanlar değildir. Kokular, mekanlar, objeler, sesler ve daha onlarca değişken birden bizi o özlemini duyduğumuz ana götürebilir. Saroo da onu bu yola sokan birçok değişkeni farklı zamanlarda görerek, hissederek, hayatına alarak doğduğu yere, evine, annesine her geçen gün daha da çok yaklaşıyor.

Birbirini yıllarca arayan, başlarına onlarca şey gelen ve yıllar sonra karşılaşan bu anne oğulun buluşması ise en yürek burkan sahne olurken bence en umut dolu sahnelerden de biri. Neden mi? 5 yaşında, nereye gittiğini bile bilmeden ortalardan kaybolan ve bambaşka bir ülkede büyüyen bir çocuğun evini bulabilmesi ihtimali ne kadardır ki? Çok az değil mi? 

Gerçek bir hikayeden uyarlanan film Lion bana bu kez imkansız gibi görünen birçok şeyin olabilme ihtimali olduğunu anlattı. İhtimal beni umuda, umutsa kocaman bir sevince doğru yol aldı. O halde mutlu olmamak niye?
Lion'ı izleyin, izleyin ki sizlerin de içinde kocaman umut tomurcukları yeşersin.
Keyifli seyirler...

Şimdi sıra bambaşka bir bakış açısıyla Lion için Yeliz'in bakış açısına bakmakta tık tık lütfen :)

İlk Lion yorumlamam için tık tık lütfen.

Hint Filmleri Festivali - PK

YAZAR : Salı, Ekim 10, 2017
 
Pk'i ilk olarak aylar önce izlemiş ve "vay be!" demiştim kendi kendime. Adamlar nasıl güzel bir film çekmiş ve dinleri nasıl başarılı bir şekilde eleştirmişler. Özellikle; sanıyorum en çeşitli inanışlara sahip bir ülke olan, Hindistan'da çekilmiş olması da beni çok etkilemişti. Özgürce, a'dan z'ye her birini çekinmeden eleştirmiş ve bizlere çok güzel bir öğüt vermişlerdi. 
Şimdi Yeliz'le birlikte başladığımız "Hint Filmleri Festivali" için tekrar izlediğim PK, bana bu kez dedi ki, ona, buna, şuna değil kendine, kendi içinden geçene güven. Sizin için mesajı neydi?
Aamir Khan'ın büyük bir başarıyla canlandırdığı P.K. kendi gezegeninden Dünya'ya gelen bir uzaylıdır aslında ve hikayesi, bir Hintli'nin uzay mekiğiyle olan tek bağlantısı, kumandayı çalmasıyla başlar. Mekikten dünyaya çırılçıplak inen ve kendi aralarında konuşmadan iletişim kurduklarından konuşmayı bilmeyen P.K. dünyaya alışma sürecinde oldukça ilginç olaylar yaşar.

Önce giyinmesi gerektiğini fark eder, sonra parayla tanışır ve en önemlisi konuşmadan derdini anlatamayacağı gerçeğiyle yüz yüze kalır. Her şey tamam olduktan sonra ise tek derdi kumandasına kavuşmak kalmıştır. İşte bu noktada dinler ve tanrılarla tanışır.

Çok çok uzaklarda Belçika'da ise Anushka Sharma'nın canlandırdığı Jaggu Pakistanlı Sarfraz'a aşık olur ve muhteşem bir ilişkiye başlarlar. Fakat Hintli olan ailesi ve ailesinin dini konuları danıştığı Tapasvi ona bu işin olmayacağını, Sarfraz'ın onun aldatacağını söyler. Ne kadar inanmak istemese de kendini o sözlere kaptıran Jaggu birkaç ay sonra Sarfraz'sız Hindistan'dadır. Kendine ve sevdiği adama güvenmemiş kendini Tapasvi'nin söylediklerine bırakmıştır.

Ve günün birinde yolu P.K. ile kesişir. Başlarda onu bir akıl hastası zannetse de sonrasında gerçeği görecek ve onunla birlikte bütün din şarlatanlarının foyasını meydana çıkarmaya karar vereceklerdir. Aynı zamanda da P.K.'in kumandasını aramaya devam edeceklerdir.
İlk seferden bu yana değişen hayatım, duygularım, içinde olduğum olaylar ve diğer her şeyle birlikte iki buçuk saat boyunca kah güldüm, kah ağladım, kah üzüldüm ve dedim ki; içindeki sesi dinle. Onun da aklı bu sıralar çok karışık olsa da hep inandığı tek bir şey var. O inanca tutundum sımsıkı ve keşke Jaggu da kendi iç sesine güvenseydi dedim. Böylece Sarfraz'la kaybedilen onca ay olmayacak. Birlikte daha çok vakit geçirebileceklerdi.

İç sesinize her zaman kulak verin. Sizin için en doğruyu her zaman o söylecek, ona güvenin. Dinler, dinlerden haber verenler ya da benzerleri, boş verin onları. Tanrı-Allah ya da onu ne olarak adlandırıyorsanız onunla aranıza kimse girmesin. 
Her dakikasından keyif alacağınıza emin olduğum P.K.'i izlerken bizi anmayı unutmayın. Yeliz'in harika PK yorumu için tık tık lütfen. 
Hint Filmleri Festivali devam edecek ;)

Blogger tarafından desteklenmektedir.